ALTINORDU DEVLETİ


ALTINORDU DEVLET
İ

 

YIKILMASI İLE TARİHİN SEYRİNİ DEĞİŞTİREN DEVLET:

 

Çingiz (Cengiz) Han’ın 1227′de vuku bulan ölümünden sonra oğulları ve torunları onun fütuhatını devam ettirerek büyük bir Moğol-Türk Hakanlığı kurdular. Bu fütuhatın bizi en çok alakadar edeni 1237-1241 yıllarında cereyan eden Doğu Avrupa istilasıdır ki, Altın Ordu Devleti ve onun bakayası olan Kırım, Kazan, Astırhan, Nogay ve Sibir hanlarının tarihi bu istila ile yakından alâkadardır.

Çingiz’in ölümünden sonra, büyük hanlık makamını Ögedey işgal etti. Onun hakimiyeti, Türk-Moğol Hakanlığının teşkilatlandırılması bakımından mühimdir. Bu maksatla kurultaylar toplanmış ve bazı umumî kaideler tensip edilmiş, Çingiz’in “yasa”sı tatbik edilmekle beraber, şehirli ve köylü ahalinin ihtiyacına göre bir idare kurulmuştu. 1235′te devlet işlerini alâkadar eden yeni meseleler münasebetiyle toplanan büyük kurultayda Batı Seferi, yani Doğu Avrupa’nın istilası kararlaştırıldı. Bu maksatla bilhassa Türkler’den olmak üzere büyük bir ordu toplandı. Miktarı kat’iyetle bilinmeyen bu Moğol-Türk ordusunun birkaç yüz bin kişiden ibaret olduğu muhakkaktır. Fütuhatın başlangıcı 1236 yılına rastlar.

Bu muazzam ordunun başında Çingiz’in torunu, Batu (Çoçi oğlu) bulunuyordu. Sefere, ondan başka birçok Çingiz oğulları (prensleri) de iştirak edeceklerdi. Ön kıt’aların kumandanı olarak da en meşhur generallerden biri olan Sobutay’ı (Sübegetey, Sübetey) görüyoruz. Askerlerin büyük bir ekseriyetini Orhon ile Yayık ve Irtiş aralarında yaşayan Türk kabileleri teşkil ediyordu, ilk darbe Bulgarlar üzerine oldu.


Bu hareket 1224′de Bulgarlar’ın, Don boyundan dönen Moğol kıt’alarına hücumlarının öcünü almak için yapılmıştı. Bulgarlar az bir zaman içinde yenildiler; başta Bulgar olmak üzere şehirleri tahrip edildi. Şehirlerden ve büyük yollardan bir yanda kalan halkın, bu istiladan mutazarrır olmadığı muhakkaktır; şehirli ve köylü ahaliden birçoğunun da kaçarak, ormanlarda saklandığını ve bilhassa Suru (Şura) mansabına gittiklerini tahmin edebiliriz. Bu suretle Moğol istilasından sonra Orta İdil sahasındaki Bulgar unsuru ortadan kaldırılmış olmadı; yok olan şey: Müstakil bir Bulgar devletiydi. Nitekim, çok geçmeden bu bölgede Bulgar beylerinin yeniden faaliyette bulunduklarını görüyoruz. Sonunda kış mevsimi olmasına rağmen, Moğol-Türk ordusu Rus bölgesinin istilasına başladı. Bu sıralarda Rus yurdu birçok knezliklere bölünmüştü.


Ryurik sülalesine mensup olmak üzere, muhtelif mıntıkalarda, knezleri, müstakil  birer beylik halinde icrai hükümet etmekte idiler; artık Kiyef merkez olmaktan çıkmıştı; onun yerine Suzdal Rusyası (Merkezi Vladimir) yükselmişti; garpta da Haliç knezleri kuvvet bulmuşlardı; İlmen gölünün şimal sahilindeki Novgorod şehri de mühim bir iktisadî ve siyasî merkez vaziyetinde idi. Bu Rus Knezlikleri arasında mücadeleler eksik  olmadığından Rus yurdu, adeta, daimî bir anarşi manzarası arz etmekte idi. Batu Han’ın orduları 1237′de Bulgar memleketinden hareketle Suru (Şura) ırmağının baş kısmını geçtikten sonra Ryazan üzerine yürüdüler; bir darbe ile burayı ele geçirdiler;


o sıralarda ehemmiyetsiz bir kasaba olan Moskova’yı yaktılar, Vladimir, Suzdal, Rostov ve Volga kıyısındaki Yaroslav şehirlerini zaptettiler; bütün bu şehirler birer kale idi; Türk-Moğol ordusunun, yalnız açık meydan muharebesinde değil, kaleleri muhasara ve zapt etmek hususunda da fevkalade mahir oldukları görülüyor. Kışın şiddetine rağmen Batu Han kuvvetleri 2-3 ay zarfında birçok kale ve şehirleri ele geçirdiler. 1238 baharı geldiği zaman bu ordu İlmen gölünün güneyinde, Lovat ırmağına varmış bulunuyordu; fakat mevsimin icabı olarak, daha fazla kuzeye, yani Novgorod istikametine gidilmemiş, orduların güneye dönmesi muvafık görülmüştü.


Bu defa Oka nehrine yakın Kozeisk şehrinin fazla mukavemeti, ordunun hareketini biraz yavaşlatmışsa da, mezkur kale zapt ve ahalisi kılıçtan geçirilince, Moğol-Türk kuvvetleri 1238 ilkbaharında Don ile Dneper nehirleri arasındaki sahaya gelmişlerdi. Bununla seferin İIk safhası sona erdi. Gayet kısa bir zaman içinde, hem de kış olmasına rağmen, Batu Han “yıldırım” harbiyle Rus yurdunun en mühim kısmını zapt ve Rus knezlerinin askerî kuvvetlerinin istinat noktalarını imha etmişti. Tarihte ilk defa olmak üzere, doğudan gelen Türk istilası, bir darbede Rus knezlerinin siyasî varlıklarını ortadan kaldırmıştı

Bu Moğol-Türk hareketinin ikinci safhası Kumanlar’a karşı oldu. 1224′de Kalka boyundaki savaştan sonra, Kumanlar Türk - Moğol imparatorluğunun düşmanları arasında sayılıyorlardı. 1238-39 yılındaki seferlerin neticesinde Don boyu ve bütün Kıpçak sahrasından Kumanlar kovuldu; bir kısmı kuzeydoğuda Kama Bulgarları arasına gitmiş, kalanları da Macaristan’a iltica etmişlerdi. Bu suretle Kama boyundaki Kıpçak ve galiba Kumanlar’la birlikte olan, Yemekler’in gelmesiyle Türk unsuru artmış ve hatta Bulgarlar bile Kıpçaklaşmışlardı. Bu suretle Moğol istilasının bir neticesi de Orta idil boyundaki Türk ahalisinin yeni şekilde karışmasını mümkün kılmasıdır; bugünkü Kazan Türkleri’nin kavmî teşekkülleri işte bu tarihî vak’alarla izah olunmaktadır.

Batu Han, Kumanlar’ın işini bitirdikten sonra, 1240′da Kıyef şehrini, kısa süren bir muhasaradan sonra zapt etti. O sıralarda, Kiyef’in, zaten büyük bir ehemmiyeti kalmamıştı. Daha garpta olan Vladimir ve Haliç şehirleri de Moğol -Türkler tarafından işgal edilerek bütün Rus yurdu Batu Han’ın eline geçmiş oldu. İstila kuvvetlerinin büyük bir kısmı, Kumanlar’ın gittikleri, Macaristan’a yürürlerken, bir kolu da Lehistan’ın güney eyaletleri üzerinden Silezya’ya kadar ilerlediler; 1241 ilkbaharında Liegnitz yakınında karşılarına çıkan Alman kuvvetlerini yendiler; fakat daha ileriye gidemeyerek, Macaristan’a döndüler.


Moğol-Türkler’in bir kolu, hatta Balkanlar’a girmiş ve Adriyatik sahillerine bile yaklaşmıştı. Bu suretle 1240-41 seferi tam bir muvaffakiyetle bitmiş, Batu Han’ın ordusu bütün meydan muharebelerini kazanmış, binlerce kilometre genişliğinde Doğu Avupa sahasını işgal ile, burada önce mevcut bütün askerî ve siyasî varlıklara son vermişti. Çingiz hayatta iken, batıdaki bütün sahanın Coçi’ye verileceği takarrür etmişti; buna göre, Batu Han’ın zapt ettiği yerler Coçi ulusu olacaktı.

Batu Han 1241 yılında İdil’in aşağı mecrasına dönmüş ve nehrin sol sahilinde “Orda’sının (Karargah) merkezini kurmuştu: Burası Saray adını aldı ve çok geçmeden eski Bulgar ve İtil şehirlerinin yerini tuttuğu gibi, onlardan farklı olarak Doğu Avrupa, Hazar denizi ve Aral denizi civarlarıyla, Batı Sibir’in en mühim siyasî merkezi oluverdi. Saray şehrinin kurulduğu yer “Coçi Ulusu”nun ortasında ve büyük ticaret yolu üstünde bulunması bakımından, cidden gayet doğru olarak tespit edilmişti. Bu sebeptendir ki, Saray şehri az zaman içinde yükselivermişti

Çingiz oğulları arasında en değerli kumandan ve dirayetli devlet adamı olarak tanınan Batu Han’ın ancak hakanlığın bütünlüğünü korumak namına Karakurum’daki hakanı tanıdığı ve zahiren ona itaat ettiği anlaşılıyor. Halbuki Batu Han kendi ulusunda istediği gibi icraatta bulunuyordu. Onun hakimiyeti 1255′de ölümüne kadar sürmüştür, İrtiş boyundan, Aral denizinin kuzey mıntakası da dahil olmak üzere Kama ve bütün İdil havzası, Özü boyu ve Turla (Dnestr) mıntıkasına kadar uzanan geniş bir sahada, fütuhatı müteakip yeni bir idare sistemi kuran ve merkezi Saray olan Moğol-Türk ordusuna da gereken nizamı veren Batu Han olduğundan, o, hakkiyle Altın Ordu Devleti’nin kurucusu sayılmaktadır. Bu devletin teşkilatı Çingiz yasası ve Büyük Moğol-Türk  Hakanlığı’nda tatbik edilen esaslara dayanmakla beraber, mahallî birçok hususların tanzimi ve bu memleketlerde mevcud eski an’anelerin de göz önünde tutulması lazım gelmekte idi. Eski Bulgar Hanlığı ve Rus knezliklerinde Altın Ordu’nun menfaatlarına en uygun görülen bir sistem tatbik edilmesi lazım geliyordu. Bu cihetten yeni sistemin Batu Han tarafından muvaffakiyetle icra edildiği görülmektedir.

Gerek Bulgar ve gerek Rus yurdunda eski idarede birtakım değişiklikler yapıldı. Her iki memleket Altın Ordu’nun vassalı (tabii) olmakla, birtakım mükellefiyetlere tabi tutuldular. Bu bakımdan bilhassa Rus knezliklerinin vaziyeti enteresandır. Moğol-Türk kuvvetleri fazla bir kalabalık teşkil etmediklerinden bütün Rus şehirleri ve köylerini işgal altına alıp Rus yurdunda kalmalarına maddeten imkan yoktu.


Bu sebeptendir ki, kendileri için daha elverişli olan bozkır sahalarını işgal etmişlerdi. Rus knezliklerindeki hakimiyetleri idame ettirebilmek için de birtakım askerî ve idarî tedbirler alınmakla iktifa olundu. Evvela öteden beri mevcut olan knez idaresini olduğu gibi bıraktılar; Ryurik sülalesine mensup olmak üzere, knezliklerin hakimiyetlerini tanıdılar, hatta istiladan önceki büyük ve küçük knezlikler bile muhafaza edildi; yalnız şu şartla ki, knezler makamlarını han tarafından tasdik ettirmeğe mecburdular; yani han’ın tabii sayılıyorlardı, iç intizam ve asayiş yani polislik vazifesi knezlerin eline bırakılmıştı. Bunun dışında: Memleketin umumî asayişine, han’a karşı mükellefiyetlerin yerine getirilmesine ve düşmanca hareketlerin zuhuruna mani olmak maksadiyle han tarafından tayin edilen yüksek memurlar gönderilmekte idi.

Rus yurdundaki Altın Ordu veya Tatar hakimiyetinin şekli ve yaptığı tesirleri hakkında ilmî bir araştırma henüz mevcut olmadığından bu hususta kat’î bir fikir yürütmek imkansız olmakla beraber, 240 yıl süren bu “Tatar” hakimiyetinin Rus tarihi ve Rus halkı üzerinde çok cihetli tesiri olduğu muhakkaktır. Tanınmış Rus tarihçilerinin (Solovyev, Kiyuçevskiy), bu tesirleri inkara çalışmaları, ilmî sebeplerden değil, millî hislerden ileri gelmiştir.


Diğer taraftan Moğol istilasından önce de Ruslar gerçi Skandinavyalı Normanlar’ın tesiriyle devlet teşkilatı vücuda getirdikleri gibi, Bizans’tan aldıkları Hıristiyanlık sayesinde yazılı edebiyatta, mimarîde, iktisadî ve diğer bazı sahalarda bazı ilerlemeler kaydetmişlerdi. Fakat Batu Han’ın buraları zapt ettiğinde Rus yurdu tam bir siyasî anarşi içinde çalkandığından, iktisadî ve kültür refahının gerekli şartlarından biri olan iç emniyet mevcut değildi. Altın Ordu tarafından tesbit edilen kuvvetli bir disiplin, evvela her yerde iç emniyet ve asayişin yerleşmesine mucip oldu; yine bu asayişin idamesiyle ilgili olarak, Saray ile rus knezliklerindeki başkanlar ve darugalar, yahut askerî başbuğlar (tümen, bin ve yüz beğleri) arasında muntazam bir münasebeti temin maksadiyle, daha Çingiz zamanında kurulan posta usulü, yeni yol sistemi geliştirildi. O zamana kadar bir tek para sistemi olmayan Rus yurdunda, aynı esaslar üzerinde sikke bastırıldı.


Rusça “dengi”(dengi = para, tenke) tabiri, Türkçe tiyin sincap derisi sözünden gelmiştir; gümrükler intizamlı bir hale kondu ki, Rusça “tamojnya” (gümrük) tabiri de Türkçe-Moğolca tamga-damga sözünden gelmektedir. Bunun dışında Rus knezlerinin, büyüklerinin ve askerlerinin Saray’a ve hatta iç Moğolistan’a kadar gitmeleri, birçok Rus büyüklerinin Tatarlar’la düşüp kalkmaları, Ruslar’ın, yaşayış, giyim tarzlarında olduğu gibi, düşünüş ve görüşlerinde de Tatarlar’ın tesiri altında kalmalarına sebep olmuştur. Aynı şekilde Altın Ordu’da tatbik edilen kuvvetli bir merkeziyetçi devlet rejiminin ve han otoritesinin, dolayisiyle Rus knezlerine bir örnek teşkil ettiğinde şüphe yoktur

Rus tarihinde “Tatar boyunduruğu” (tatarskoe igo) dan bahsetmek o kadar moda olmuştur ki, Sovyet Rus tarihçileri bile bu tabiri tekrar ele almışlardır. Şüphesiz yabancı bir zümrenin, hele ırk ve din bakımından büsbütün ayrı olan bir kavmin hakimiyeti kolay bir şey değildir.



Fakat: 240 yıl süren Altın Ordu hakimiyeti neticesinde Ruslar, dillerini, dinlerini, toprakların ve idare teşkilatlarını tamamiyle muhafaza etmekten başka, bütün bunları kuvvetlendirmeğe de muvaffak olduklarına bakılırsa, bu Tatar hakimiyetinin “boyunduruk” olmadığına hükmetmeliyiz. Yalnız yabancı bir zümrede değil, normal hükümet idaresinde bile isyan çıkarsa derhal bastırılır ve bu münasebetle, şiddet kullanılır, sırasına göre binlerce kişi öldürülür; mükellefiyetler yerine getirilmediği zaman, cebir ve şiddetle bunların icrası için zor kullanılır. Altın Ordu baskakları ve darugalarının da başka türlü hareket etmedikleri tarihî bir hakikattir.


Altın Ordu’nun Rus knezliklerindeki hakimiyetinin, sonraki Rus çarlarının Kazan, Başkurt, Sibir, Kırım, Kafkas ve Türkistan’daki hakimiyetlerine nisbetle kat kat yumuşak olduğunda zerre kadar şüphe yoktur. Müthiş İvan’ın ve Romanof ailesinden gelen Çar hükümetlerinin Türk kavimlerini imha yolunda aldıkları tedbirlerin onda birinin Altın Ordu hanları tarafından alınmadığı muhakkattır. Rus knezlerine yapıla gelen bazı tazyikler ve şiddetler, daha ziyade Ruslar’ın Saray’da, hanlar yanında yaptıkları entrikalardan ileri gelmiştir.


Moğol-Türk devleti an’anesinin icabı olarak Altın Ordu’da tam bir din ve dil toleransı vardı. Metbu kavimler, pek de ağır olmayan, mükellefiyetleri doğru dürüst yerine getirdikten sonra, lüzumsuz yere tazyike maruz kalmıyorlardı. Rus kilisesi, Altın Ordu hanlarının verdikleri “yarlık” lar sayesinde tarhan’lık kazanmıştı; yani her nevi vergi ve mükellefiyetlerden kurtulmuştu; böyle olmasına rağmen, sonraları Tatarlar’a karşı Rus imha siyasetim besleyen müessese bilhassa kilise olmuştur, iki buçuk yüzyıl süren Tatar hakimiyetinin tesiri meyanında Altın Ordu hanları Rus ahalisi nazarında tam bir hükümdar gibi telakki ediliyordu; bu yüzdendir ki Rus knezleri ancak Altın Ordu hakimiyetinden çıktıktan sonra “Çar” lakabını almağa cesaret ettiler.

Batu Han’ın kumandasında fütuhat yapan kuvvetlerin 600.000 kişiden ibaret olduğu söylenmektedir; bunun ancak 60.000′i Moğol’du; kalan kısmı muhtelif Türk kavimlerinden toplanmıştı; kumanda heyetinin ve bazı memuriyetlerin başında Moğollar bulunmakta idi. Tatar adının menşeinin Türk olması lazım geldiğini söylemiştik. İşte bu sebeptendir ki, Moğol istilasını yapan bütün kuvvetlere Avrupalılar, Moğol ve Türk fark edilmeksizin “Tatar” demişlerdir. Bu sebepledir ki, Çingiz ordularındaki Türk kavimleri, kendilerine böyle tesmiye etmeseler bile, yabancılar karşısında böyle görünmeğe başlamışlardır.


Çok zaman geçmeden İdil boyunda yerleşen Moğollar kalabalık Türk unsuru arasında eriyip gitmişlerse de, bu sahanın ahalisi Türk olmasına rağmen “Tatar” adiyle tanınmağa başlamışlardır. Moğol istilasının neticesi olarak İdil-Ural ve Sibirya’da Türk unsuru arttığı gibi, bir dereceye kadar Moğol unsuru da yerli ahali ile karışmıştır; fakat bu zümrenin daha ziyade yüksek tabakaya mensup olduğu anlaşılıyor.

Ahalisi 922′den beri Müslüman olan Altın Ordu’da Batu’nun küçük biraderi Berke Han’ın (1255-1266) Müslümanlığı kabul etmesiyle, bu ülke, tam manasiyle bir Türk-lslam devleti haline gelmiştir. Zaten bu mıntıkada 922′den beri (yani Bulgarlar’ın İslamiyeti kabullerinden itibaren) İslam kültürü yayılmıştı. Saray şehri kurulup da Türkistan’la ticaret münasebetleri tekrar kuvvet bulduktan sonra, Altın Ordu’da Müslüman tesirinin birdenbire başka tesirlere galebe çaldığını görüyoruz; neticede Saray hanları Müslüman oldular.


Berke Han’ın hakimiyet zamanı, Altın Ordu’nun, Büyük Hakanlıktan ayrıldığı, yani istiklalini ilan ettiği zamana tesadüf etmektedir; Berke Han kendi namına sikke bastırmakta ve tamamiyle müstakil bir hükümdar gibi hareket etmekte idi. Umumiyetle onun zamanı Altın Ordu’nun en parlak devri olarak tanınmaktadır; yeni bir “Saray” (Yeni Saray) şehrinin kuruluşu da bunu teyit etmektedir. Özbek Han (1313-1342) zamanında İslam dini büsbütün kuvvetlendi.


Saray şehri, diğer İslam memleketlerinin büyük şehirleri gibi camiler, medreseler ve tekkelerle süslenmeğe başlandı; hükümdar sarayında alimler, şeyhler, seyyitler ve hocalar itibar kazandılar; medreseler ve mektepler açıldı. Muhtelif İslam memleketlerinden ustalar celbedilmeğe başlandı. Meşhur İslam alimlerinden Kutbettin-ür-Razî, Şeyh Sadettin Teftezî ve başkalarının Canibek Han zamanında (1340-1357) Saray şehrinde kaldıkları malumdur. Nehc’ül-feradis gibi enteresan bir kitabın ya doğrudan doğruya Saray’da veya Saray hanlarının emriyle, yine Altın Ordu hakimiyetinde bulunan, Harezm’de tertip edilmiş olması, yazı dilinin burada mühim terakki kaydettiğini göstermektedir

Altın Ordu’nun XIII- XIV. yüzyıllarda siyasî, iktisadî ve kültür bakımından yalnız Şarkî Avrupa’nın değil, umumiyetle Türk dünyasının en mühim mevkilerinden biri olduğunda şüphe yoktur. Bu devletin ahalisinin büyük bir kısmı - Rus yurdu müstesna- halis Türk’tü; ancak üst tabakada Moğol unsuru mevcuttu. Bu unsurda kısa bir zaman içinde tamamiyle Türkleşmişti. Devlet teşkilatı, Çingiz’den çok önce teşekkül eden devlet sisteminden ibaretti. Gök-Türk ve Uygur teşkilatının mühim unsurlarının Altın Ordu (ve umumiyetle bütün diğer Türk devletlerinde) mevcut olduğu… muhakkak gibidir hele teşkilat sözleri (ıstılahları)nde Uygarca mefhumların kullanıldığı görülmektedir ; bunun içindir ki Altınordu ve sonraki hanlıkların devlet, iktisat ve içtimaî teşkilatlarını öğrenmek, Moğollar’ın kendi iç teşkilatlarından maada daha evvelki Türk devletleri ve hey’etlerinin vaziyetlerim bilmeğe bağlıdır.


Elde mevcut mahdut kaynaklara göre (Timur-Kutluk, Hacı-gerey ve Sahip Gerey hanların yarlıkları) Altın Ordu’da askerlik, ziraat, ticaret, vergi ve her nevi mükellefiyetler tanzim eden muayyen kanunlar mevcuttu. Çingiz tarafından kurulan teşkilatlar maada, siyasî ve içtimaî hayatın her safhasını tanzim eden birçok nizamlar tatbik edilmekte idi. Bu itibarla da Altın Ordu Devleti’ni “yasalı” (kanunlu) bir siyasî varlık olarak tanımak mecburiyetindeyiz

Ahalinin yalnız göçebe olmadığı, şehirlerin ve köylerin çokluğu ile derhal görülmektedir. Zaten Orta İdil boyundaki Türkler’in çok erkenden köyler ve şehirler kurdukları malumdur, İdil’in aşağı mecrasında bulunan Türk-Moğol unsurunun da tedricen şehir ve köylere yerleştikleri görülüyor. Azerbaycan da dahil olduğu halde Altın Ordu’ya ait sahada şimdiye kadar 25 şehir tesbit edilmiştir. Bunlar: Azak, Batçin, Baku, Büler, Bulgar, Derbent, Gülistan (Saray’ın banliyösü), Kırım, Kırım-Cedit, Macar, Macar-Cedit, Mahmud Abat, Münşi, Ordu, Ordu-Cedit, Ordu-Bazar, Recan, Saray, Saray-Cedit, Saraycık, Sığnak-Cedit, Tebriz, Ükek, Hacı-Tarhan (Zeci-Tarhan), Şabran, Şamaha. Demek ki, Altın Ordu sadece bir “step imparatorluğu” değildi.


Bu sayılan şehirlerin kısmı azami büyük ticaret merkezleri ve “ihracat ve ithalat” iskeleleri ve transit istasyonları idi. Bilhassa Saray şehrinin büyüklüğü ve güzelliği hakkında şehri bizzat gezen seyyahların elinden çıkan kayıtlar mevcuttur. Bu cins kayıtlar yapılan hafriyat neticesinde tamamiyle tesbit edilmiştir. Saray şehrinde mükemmel bir su tesisatı olduğu, bahçelere, evlere varıncaya kadar su borulariyle su getirildiği meydana çıkmıştır; çini tezyinatı, yapıcılık ve bilhassa maden işleme hususunda mühim terakkiler elde edildiği, çıkan eserlerle sabittir. Bu itibarla, Saray şehrinin ve içinde yaşayan ahalisinin (yani yerli Türkler’in), devirlerinin diğer memleketlerinden geride durmadıkları açıktır. Meydana çıkarılan maden eritme ve işletme tesisatsın mükemmelliği, Altın Ordu ustalarının, hatta bu hususta birçok, millet ustalarını geride bıraktıklarını gösterir. Bu suretle Saray şehrinde (bilhassa Saray-Berke’de) itil ve Bulgar şehirlerinin an’anesi yalnız muhafaza edilmekle kalmamış, daha da ileriye götürülmüştür. Saray aynı zamanda Türkistan, İran, Anadolu, Bizans, Rus, Ceneviz ve Orta Avrupa’dan gelen tüccarların buluştukları bir merkez olması hasebiyle de büyük bir ehemmiyeti haizdi; burada ayrı milletler için ayrı mahaller kurulduğu ve herkese kendi memleketinde alışık olduğu hayata göre yaşamak imkanı verildiğini biliyoruz

Altın Ordu’nun merkezi Saray Şehri idi. Saray şehrine “Taht ili” denirdi. Batu zamanında tesis edilen Saray şehri, Berke Han zamanında daha müsait bir yere nakledilerek Yeni Saray, Yahut Saray-Berke adını aldı (İdil’in sol kollarından biri olan Tsares mevkiine yakın). Hanlar Saray şehrinin ‘Gülistan” denilen banliyösünde yaşıyorlardı; burası bilhassa hanların kışı geçirdikleri bir yerdi; yazlar ise eski adet üzere “yaylağa” çıkarlar, Don ve Özü arasında kalırlardı. Hanların “yaylak” lardaki ordugahları da büyük bir şehir manzarası arzediyor; hanım ve büyüklerin süslü çadırları geniş bir sahayı kaplıyordu. Keçeden yapılan çadırların  (yurt) içi kıymetli halılarla süslü, idi; hanın tahtı altun ve kıymetli taşlarla bezenmiş, ayakları gümüşten idi. Bayram ve yortu günlerinde yabancı  elçiler merasimle kabul edilirdi; bu münasebetle hanın tahtı etrafında hatunu ve hanedan azasına mensup büyükler bulunuyor; hanzadeler tahtın ayakları yanında ve han kızları da tahtın önünde yer alıyorlardı. Hanın birkaç karısı olurdu; fakat biri Ulu-Hatun, yani baş kadın sayılırdı.


Ulu-Hatunların mevkileri gayet yüksek olup, devlet idaresine bilfiil iştirak ederler hatta, hanın muvaffakiyetiyle, kendi adlarından “yarlık” verdikleri olurdu. Ulu Hatun Osmanlı sultanlarının saraylarındaki Baş-kadın efendi ve Valide Sultana çok benzemektedir; yalnız Valide Sultanın salahiyetleri daha geniştir. Hanlar, yalnız Tatar büyüklerinin kızlarını değil, Bizans İrnparatorlarının ve Rus knezlerinin kızlarını da alıyorlardı; ezcümle Özbek Han’ın karısı Rum kayseri Andronik Paleologos’un kızı idi.


Umumiyetle Altın Ordu Devleti’nde kadınların içtimaî mevkileri yüksekti ve bu hususta eski Türk an’anesi devam ettiriliyor, Müslümanlık ve Şark memleketlerinin kadınları ezici tesirleri henüz kökleşmemişti. Hanın hatunları ayrı saraylarda yaşıyorlar, göç ederken kendilerine mahsus çadırları bulunuyordu; hatta kendilerinin mescit ve camileri, hoca ve imamları olduğu gibi umumî hayatta ayrı muhafız kıt’aları da vardı; Altın Ordu kadınları peçe taşımadıkları gibi, umumî hayatta görünürler, hatta han hatunları alimler ve şairler meclisine bile devam ederlerdi. Altın Ordu hanları da tıpkı Osmanlı sultanları gibi, gitgide sade ve faal yaşayış tarzını bırakarak saraylarda yumuşatıcı bir hayat sürmeğe başlamışlar ve bunun neticesinde dejenere olmuşlardır.

Altın Ordu’nun idare sistemine gelince: Bunun eski Türk esaslarına istinat ettiğini söylemiştik; bu esaslarda bilhassa bozkır an’anesi ve teşkilatı mühim bir yer tutuyordu. Ahalinin gittikçe toprağa bağlanması, ziraat, ticaret ve sanayiin inkişaf etmesi üzerine devlet idaresinde bu esaslar da nazarı itibara alınmıştı. Altın Ordu’nun resmi ismi ‘Orduyu Muazzam’dır, yani “Büyük Ordu”. Bu devlet birkaç kısma yahut “Ulus’a (ölüş, hisse) bölünürdü; ezcümle Rusya bile birkaç “Ulus”tan ibaret olduğu gibi, Başkurt, Bulgar, Mokşı elleri de birer ayrı ulus teşkil etmişti; bundan başka Kafkas ve Karadeniz sahaları da ayrı uluslara bölünmüştü.


Ulus onun başında bulunan türe (büyük memur) lerin adını alırdı. Ulus içinde de, Çingiz’in tesbit ettiği ve tamamiyle askerî mahiyette  olan bir bölüm vardı; ezcümle: Tümen ( 10 bin), bin, yüz ve on beylikleri; tümen beyi, onbin kişilik kuvveti çıkaran bölgenin başbuğu, bin beyi, bin kişilik kuvvetin başı v.s. Bu bakımdan Altın Ordu gayet intizamlı bir askerî ve mülkî idare teşkilatına malikti. Halis Türk olan ulusların en yüksek idare (sivil) memuruna Daruga denilirdi, ki valilerin mukabili olsa gerektir; Rus uluslarındaki en yüksek Tatar valisi de Baskak adını taşırdı; baskakların idarî merkezine de “yurt” denirdi. Baskaklar bulundukları yerde, Rus knezleri ve ahalisinin Altın Ordu’ya boyun eğmelerine nezarete memurdu; bu maksatla onun emrinde asker de bulunurdu.


Rus ahalisinden “kafa vergisi” alındığından, ahali sayımı yapılır (ilk sayım 1257′de)ve ona göre baskaklar vergi alırlardı; mal ve mülkten ayrıca aşar (onda bir) da toplanmakta idi. Darugaların da aynı şekilde icrai faaliyette bulundukları görülmektedir; yerli Türk ahalisinin birçok mükellefiyetlere tabi olduğu, yarlıklardan anlaşılıyor. Ancak “Tarhan” olan kimseler, her nevi mükellefiyetten ve vergilerden kurtuluyorlardı. Tarhanlık hakkı da han tarafından verilir ve “Tarhanlık yarlığı” ile tastik olunurdu.

Hana devlet idaresinde “Divan” adını taşıyan bir meclis yardım ederdi. Ekseri Türk İslam devletlerinde tesadüf ettiğimiz bu müessesenin Altın Ordu’daki mahiyeti kati olarak bilinemiyor; bilhassa bu divanın yazıcıları (Divan bitikçi’leri) tabiri yarlıklarda sık sık zikredilmektedir. Dış memleketlere gönderilen elçilere ve yardımcılarına “elçi- keleci” denirdi. Ayrıca yol, vergi, ticaret işlerine nezaret eden memurlar mevcut olup bunların vazifeleri birer birer tayin ve tespit edilmişti

Ticaretin Altın Ordu’da çok inkişaf ettiğini de söylemiştik; buna bağlı olarak para sistemi de gayet muntazamdı; maden para ile yan yana, kağıt para usulü de vardı.

Altın Ordu’nun siyasî tarihi cihetine gelince: Bu-Hakanlık Doğu Avrupa’yı elinde bulundurmakla, birçok bakımdan Hazar Hakanlığı’nı andırmaktadır: İşgal ettiği coğrafî vaziyetinin icabı olarak birçok devletlerle siyasî, iktisadî ve kültür münasebetleri tesis etmiştir. Bizans’ la, Mısır Memlükleri ve Osman Oğullari’yle münasebetleri olduğu gibi, bilhassa Litvanya-Lehistan Devleti’yle yakın bir münasebet tesis edilmişti; bunların tamamiyle karşılıklı menfaatlere istinat ettiğini söylemeğe lüzum yoktur.


Altın Ordu ile İlhanîler arasında, Hazar Denizi’nin güney sahası ve Harezm yüzünden daimî bir ihtilaf ve rekabet vardı; bunun içindir ki Altın Ordu ile Mısır Memlukleri arasında sıkı bir dostluk kuruldu; aynı vecihle sonraları, Yıldırım Bayezit ve Toktamış Han’ın her ikisinin de Timur tarafından büyük bir tehlikeye maruz kalmaları üzerine Osmanlı Devleti’yle Altın Ordu arasında yakın bir dostluk hasıl oldu; her iki memleketten karşılıklı elçiler ve tüccarlar gidip gelmeğe başladılar, Timur istilası Altın Ordu hanlariyle Osmanlı sultanlarının, sonraları da iyi münasebetleri idamelerine amil oldu. İkinci Murat ile Fatih Mehmet zamanında da bu dostluk mevcuttu.



Altın Ordu hanlarından olup sonra Kazan Hanlığı’nı kuran Uluğ-Muhammed’in, II. Murad’a ve sonraki hanların Fatih Mehmed’e gönderdikleri bitikleri bunu göstermektedir. Moskova knezliğinin tedricen yükselmesi ve tehlikeli olmağa başlaması üzerine, Altın Ordu ile Litvanya-Lehistan arasında Ruslar’a karşı bir cephe teşkil etmek istendi.

Birçok amillerin bir araya gelmesiyle, gittikçe zayıf düşen Altın Ordu, Aksak-Timur’un arka arkaya indirdiği üç darbeden sonra (bu seferler esnasında Saray şehri kamilen yıkılmış ve ahalisi katliam edilmiştir) Altın Ordu bir daha kendine gelemedi. Hanedan azası arasında çıkan iç mücadele, ticaret hareketlerinin gittikçe azalması, komşularının kuvvetlenmesi neticesinde Altın Ordu Hakanlığı gittikçe kuvvetten düştü.


Altın Ordu’nun son büyük hanı Timur’un ve Bayezid’ın muasırı olan Toktamış Han’dır (1376-1391). Ondan sonra, “Taht-ili”nde (Saray’da) hanlar birbirini sık sık takip etmişler ve karşılıklı şiddetli mücadeleler yapmışlardır. 1480 yılında Saray Hanı Seyyit Ahmet, Moskova büyük knezi III. İvan’ı baş eymeğe zorlayarak Rusya üzerinde eski hakimiyetini ihya etmek teşebbüsünde bulunmuşsa da, kafi miktarda kuvvete malik olmadığı gibi, arkada bazı tehlikeler baş gösterdiğinden, bir meydan muharebesi olmaksızın, Don boyuna çekilip gitmişti; halbuki biraz fazla enerji gösterilmiş olsaydı Moskova knezinin kaçacağı belli idi. Bundan sonra Rusya üzerindeki 1240 yıldan beri devam edip gelen Altın Ordu hakimiyeti kendiliğinden kalkmıştır. Zaten Altın Ordu’nun hayatı da sona ermiş gibiydi. 1502′de bu devlet artık tarihe karışmış bulunuyordu Bu Hakanlığın harabeleri üzerinde birçok hanlıklar yükseldi; bunlar; Kırım, Kazan, Sibir, Astırhan ve Nogay hanlıkları idi.

Nimet KURAT

Türk Dünyası El Kitabı 1992, Ankara . Sf. 400-408

  • E-Bülten

  • Hava Durumu

  • Müzik Yayını

    1229153 Ziyaretçi